Aile üyelerimizden birisi, oyuncusu, yazarı, yönetmeni, eğitimcisi derken hepimizi etkileyen belli başlı insanlar olmuştur illa ki hayatımız boyunca. Bunlar -hayır aslında aynı zamanda bizler- gibi niceleri, büyük küçük demeden yedisinden yetmişine herkesin hayatına belli bir noktada dokunabilmiştir. Benim için bu fazlaca uzayıp giden kıymetli bir liste olmasına rağmen spesifik birini özellikle ele almak istiyorum. Asıl amacım onun filmlerine değinmek bile olsa oynadığı rolleri, senaryoya, filme yüklediği anlamı daha net görebilmek için önce “O”nu tanımamız gerektiğini düşünüyorum.

Kimimize göre bir avukat, bir öğretmen, bir psikolog; bir sürü farklı ismi olan tonlarca karakterin altındaki tanındık isim. Tüm meslekler, yönetmenler, filmler, roller, senaryolar ve isimler değişirken değişmeyen tek şey, tek kişi. Yüzünden eksik olmayan gülümsemesi, çevreye yansıttığı hayat felsefesi ve akıllara kazınmış oyunculuğu ile: Robin McLaurin Williams.

Hayalleri ve tutkuları uğruna eğitim hayatında insanların kolay kolay cesaret edemeyeceği şeyleri yapan Robin Williams; altmış üç yıllık dile uzun gelen ama yaşaması göz açıp kapayana kadar geçen hayatına bir Oscar, iki Emmy, altı Altın Küre, altı Grammy ve iki tane Sinema Oyuncuları Derneği ödülü sığdırmış. Empire Magazine tarafından hazırlanan en yetenekli yüz oyuncu listesine girmiş ve Entertainment Weekly tarafından yaşayan en komik adam seçilmiştir. Gülmeyi ve güldürmeyi çok seven ve aslen komedyen olan bu adam her şeye zıt bir şekilde 11 Ağustos 2014’te intihar ederek aramızdan ayrılmıştır.

Kendisini bu kadar tanıdıktan sonra asıl konuya gelelim. 1989 yapımı Peter Weir tarafından yönetilen ve Tom Schulman tarafından yazılıp kendi çağını aşıp günümüze kadar güncelliğini koruyan “kült filmler” kategorisine rahatça alabileceğimiz, verdiği mesajlar ile yürekleri sızlatan bir yapım: Ölü Ozanlar Derneği.

Dram ve gençlik kategorisinde yer alan bir film olduğu için -tabii o zamanlar eski bir yapım olması etkisi de vardı- üzerimde ister istemez ön yargı oluşturmuştu. Film bitip ekranı sakince kapatırken düşüncelerim ağzının payını fazlasıyla almıştı gerçi. Film genel hatlarıyla aile, okul gibi baskı etkenleri yüzünden belli sınırlar içinde yaşayan bir grup gencin düşüncelerini ifade etme, üzerlerine yüklenen rollerdense kendilerine ait bir gelecek çizme savaşlarını konu alıyor. Başlarda hiçbiri bu isteklerinin farkında değiller, sisteme boyun eğmeye alışmış durumdalar.  Bunu değiştirecek olan ve gençlerin de kendi düşünceleri olabileceğini savunan John Keating, burada devreye giriyor. 

“Kim ne derse desin, sözcükler ve düşünceler dünyayı değiştirebilir.”

Okula, edebiyat öğretmeni olarak atanan bu karakter geleneksel ve ezberci eğitime tamamen karşı çıkıp meslektaşlarının kınamalarını üzerinde toplayan bir yol izliyor. Welton Akademisi yetiştirdiği tek tip başarılı öğrenci profili ile ün salmış bir okul da olunca dikkatler Bay Keating ve yepyeni yanlarını keşfeden öğrencilerin üzerine toplanıyor doğal olarak. Gençlerin değişimlerini daha çok iki karakter üzerinden görüyoruz. Todd, bu değişime biraz daha çekingen yaklaşan bir tavır sergilerken Neil, tam tersine bu yeni durumdan en çok memnun olan kişilerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Yanlış anlaşılmasın sadece bu ikili ön planda değil. Ölü Ozanlar Derneği, bu açıdan da türdeşlerinden ayrılan bir yol çiziyor. Çoğu filmde alışık olduğumuz şey bir başrol ve yardımcı karakterler çevresinde gelişen olay örgüsüdür. Todd, Neil, Knox, Charlie ve sınıflarında bulunan diğer herkesin üzerinde ayrı ayrı durulurken hepsinin özellikle ön plana çıktığı belli bir karakteristik yönlerinin olması bu filmi özel yapan noktalardan biriydi bence. Todd ve Neil’in bahsettiğim özellikleri dışında Charlie’nin asi kişiliği, Knox’un iflah olmaz romantik halleri derken izleyicilerin filmin içinde kendilerinden bir parçayı bulmaları doğal olarak kaçınılmaz oluyor.

“Hey kaptan, kaptanım!”

Okulun eski bir öğrencisi olan Bay Keating’in dönemindeki yıllığı bulan öğrenciler, Ölü Ozanlar Derneği diye bir şeyle karşılaşırlar. Bunu sorup soruşturup eski şiir topluluğunu tekrar oluşturmaya karar verirler. Onlar için kendileri olabilecekleri, seslerini çıkarabilecekleri, özgür olacakları bir kaçış noktası olur yaptıkları toplantılar. Bir sığınak, saklanma yeri… Olaylar kontrolden çıkmadan önce böyle olmaya da devam eder. Bundan sonrasını anlatmak filmi izlememiş kişiler için sürpriz bozan niteliğinde olabileceğinden konusunun, karakterlerinin ve işlenişinin güzelliğini bir kenara bırakıp verdiği mesajlara gelelim.

Dikkatli bir şekilde izlendiği zaman sadece dakikalara sığdırılan süresinden daha büyük anlamlar içeren bir sürü imge ile karşılaşıyoruz. İzlemeyenler veya unutanlar için sahneleri zihnimizde tazeleyerek yavaş yavaş incelemeye koyulalım:

“Sayfaları yırtın!”; eğitimin yanlışlığına yapılan ilk gönderme, ilk tanışma. Bay Keating öğrenci-öğretmen arasında aktif bir iletişimin olduğu uygulamalı eğitimi savunan bir adam olunca daha sınıfa girdiği ilk andan ders kitabının sayfalarını yırtıp attırması bizleri şaşırtmamalı aslında. Edebiyat gibi bir dersin -diğer dersler dahil olmak üzere- kitaplardaki soğuk bilgilere bağlı kalınmadan kişinin kendini ifade edeceği, zevk alarak dinleyebileceği bir şekilde aktarılması gerektiğini sunuyor önümüze. Bu filmin, içinde eleştirilerin yanı sıra değerli hayat derslerini de barındırdığını unutmamak lazım.

“Kendime, etrafıma farklı bir şekilde bakmayı hatırlatmak için sıramın üstünde ayağa kalktım.”Öğretmen masasının üstünde ayağa kalkıp tüm öğrencilerinin dikkatini topladığı bu sahnede Bay Keating’in vermek istediği mesaj ne midir? Bir sıra kadar bile yükseğe çıkıp bakış açınızı genişlettiğinizde ufak bir ilerleme olsa dahi düşünce dünyanıza bir şeyler katmış olursunuz, bu tamamen sizin elinizdedir.

Bu örnekleri daha çoğaltmak istesem bile izlemek isteyenleriniz için bu mesajları keşfetmenin verdiği heyecanı kaçırmaya gerek yok. İnsanların üzerlerinde bıraktığı etkisi, filmi ortasında durdurup düşünmenize sebep olan replikleri, yüzünüzde minik tebessümler oluşturan matrak diyebileceğimiz karakterleri ile Ölü Ozanlar Derneği, En İyi Özgün Senaryo Akademi Ödülü’nü almış ve Robin Williams’ın Oscar’a aday olmasını sağlamıştır. Okul yönetiminin John Keating’i okuldan attırmak için olan çabaları, öğrencilerin buna karşı gösterdikleri direnç, kendi kaderlerini belirleme istekleri, aşıladığı güzel şeyler derken iki saat yirmi dakika olan bu film o kadar hızlı akıp bitiyor ki “Ee, nerede bunun devamı?”dedirtiyor insana. Bu da aldığı ödülleri, övgüleri fazlasıyla hak ettiğini gösteriyor şahsıma göre.

Yazımın sonuna gelmişken kapanışı sevdiğim bir sözle yapmadan duramayacağım sanırım.

“Tıp, hukuk, bankacılık; bunlar hayatı devam ettirmek için gereklidir. Ama şiir, aşk, sevgi, güzellik; bunlar da bizim yaşama nedenlerimizdir.”

İzem Öztop