Bilinmeyen Adanın Öyküsü, 1998’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Portekizli yazar JoséSaramago’nun 1997’de yayınlanan öyküsü.

Öncelikle bahsetmek istediğim, öykünün bir ada ya da adada yaşanan maceraları değil de kişinin kendi kimliğini bulma çabasını konu edinen felsefi nitelikli bir öykü olması. Öykünün gerek kimi diyaloglarında gerekse finalinde “kendi kimliğini bulma” sorgusu sık sık vurgulanıyor. 

Öykü biçim olarak incelendiğinde yalın ve genele hitap eden bir anlatıma sahip olsa da diğer öykü ve romanlardan kendini ayıran bazı özellikleri var. Öyküdeki diyalogların akışı tarafların söylediklerinin virgüller ile ayrılmasına yani virgüllerden sonra büyük harflerin takibinin yapılmasına dayanıyor. Saramago’nun bu tekniği okurun, dikkatini kitaba daha fazla vermesini sağlıyor. Okumak da dikkate muhtaç bir eylem olduğundan buraya özellikle dikkat çekmek istedim. Bunların haricinde öyküdeki çizimlere değinmek gerekirse çizimlerin sadelik gözetilerek ve sahneleri net biçimde yansıtarak resmedildiğini söyleyebilirim.

Öykünün bir macera öyküsü olmadığından bahsetmiştim, “bilinmeyen ada” kavramının öyküdeki yerini ele alarak olay akışının kısa bir özetini yapmak istiyorum: Denizci olmayan bir adam, kralından bilinmeyen bir ada keşfetmek için bir tekne istiyor. Kral başta bu dileğe kulak asmasa da en sonunda adamın kararlılığı karşısında razı geliyor ve adam eski bir karavelaya sahip oluyor. Adamdaki bu kararlığa tanık olan kralın temizlikçisi, tekne mürettebatına katılabilmek için görevini terk ediyor. Karavelayı alan adam gün boyunca mürettebatına katılacak birilerini arıyor ancak temizlikçi kadın haricinde kimse kendisine katılmıyor. Karavelada beraber geçirdikleri ilk akşamda adam, yatmaya gittiğinde kadına yeterince naif ve ilgili davranmadığını düşünüyor. Uyuduğunda gördüğü rüyada teknesindeki tüm mürettebatının onun bilinmeyen adayı bulma hevesinin bir saçmalık olduğunu düşünüp adamı terk ettiğini ancak sadece temizlikçi kadının onla kaldığını görüyor. Ertesi gün Bilinmeyen Ada’nın (karavelaya verilen ad), kendini (bilinmeyen adayı) aramak üzere yola çıkmasıyla öykü sonlanıyor.

Öyküde hayata ve insana dair derin manalar taşıyan cümlelere, sembolik anlam içeren ögelere rastlıyoruz. Özette bahsetmesem de temizlikçinin, kralı terk ederken “kararlar kapısı” isimli sarayın kapılarından birinden geçmesi ve ardından okuduğumuz “… bu kapı, kararlar kapısıymış ve nadiren kullanılırmış ama bir kez kullanıldı mı geri dönüşü olmazmış.” cümlesi ile sık karşılaşmadığımız ancak karşılaştığımızda verdiğimiz kararların hayatımızın geri kalanını (Tıpkı temizlikçinin sarayı terk ederek hayatında yeni bir sayfa açması gibi) etkileyebilecek dönüm noktalarını vurguluyor yazar.

Öykünün asıl meselesi olan “kendi kimliğini keşfedebilmek” konusuna geldiğimizde, burada kitaptan bir alıntıya daha yer vermek istiyorum: “Bilmiyor musun ki kendinden dışarı çıkıp kendine bakmadıkça kim olduğunu asla bilemezsin.” Bu cümle bize kitabın olay akışının sembolik anlamını açıklıyor: İnsan kimi engel ve tepkilerle karşılaşsa da (kral ve mürettebata katılmayı reddeden denizciler) kendini keşfe çıkmaya (bilinmeyen adayı arama) her zaman açık olmalıdır. Bu arayışa çıkmaya hazır olduğunda ise çevresinde daima önünü açacak etmenler (yıkık dökük bir karavelayı yolculuğa hazır hale getiren, mürettebatındaki tek kişi olan temizlikçi) onunla olacaktır. İnsan kendi kimliğini özümsedikten sonra dış dünyayı özümseyebilmeye hazır olacaktır. İnsanın yapacağı özeleştiriler ise (adamın temizlikçiye yeterince ilgi göstermediğini fark etmesi ve bunun bilinçaltına işlemesi) kendini tanıma yolunda atılabilecek en önemli adımlardan biridir. 

Yazımı kitap hakkındaki bir alıntı ile sonlandırmak istiyorum: “Yarım saatte okunacak bir kitaptır ancak yarım ömrü kurtaracak vizyon kazandırır.”

Kaan Savaş