Bir akşamüstü dersten sonra kafamı dinlemek için Taksim’e doğru yürümeye koyulmuştum. Okulumun her yere yakın oluşu beni ancak bu kadar mutlu edebilirdi. İnsanların o kalabalık gürültüsünde kendi derdimi, sıkıntımı unutup onları izlemek içten içe hoşuma gidiyordu. İstiklal’in ahenkli yürüyüşüne kendimi kaptırmış, elime zorla İngilizce kursu broşürü vermeye çalışanlarla kahve falı baktırmaya ikna etmek isteyenleri birer birer atlatmanın zaferi ile aşağıya doğru salınıyordum. Tam o sırada çağımızın belki de en kötü icadı olan bi selfie sopasının gözüme girmesine kıl payı engel olmuştum. “Bir fotoğrafımızı çekebilir misin?” cümlesini elimizden almış, iki çift laf etmeye korkar hale getirmişti bizi. Hala sinirliydim ona. Neyse, benim adresim belliydi. Son demlerine yetişsem de her zaman içinde bulunmak istediğim o yılların şaheseri olan Yeşilçam’ın samimiyetini hissetmek için Yeşilçam Cafe’ye doğru gidiyordum. Hayranı olduğum iki yakın dost Ayhan Işık ile Sadri Alışık sokaklarının tam ortasında bulunması sebebiyle bir yer adını ancak bu kadar hak edebilirdi. Boş bulduğum masaya oturdum. Gelen garsondan ince belli bardakta demli çayımı istemiş, uzun zamandır okumak istediğim “Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku”yu okumaya başlamıştım. Kitaba dalmış olmalıyım ki masaya oturan kişiyi fark etmedim. Hayır, birini beklemiyordum ve kimseye buraya geleceğimi söylememiştim. Kitaptan kafamı yavaşça kaldırdım ve o! Karşımda Sadri Alışık oturuyordu. Ağzından eksilmeyen sigarası, alaturka bıyığı; bize kendisini hatırlatan, bütün dünyayı altında topladığı şapkası ve trençkotuyla karşıma oturmuştu. Şu hayatta en çok tanışmak isteyeceğim kişi belki de karşımdaydı ve ne diyeceğimi bilememiştim. 

Spak, bize 2 çay gönder, demli olsun.” dedi o sırada. Yüzümde hemen bir tebessüm belirivermişti. 

“Ama nasıl olur? Siz? Karşımdasınız.” 

“Evet küçük hanım, istediğin de bu değil miydi ya? Kıramadım seni.” 

Ah yine beyefendiliğini yapmıştı. Beyazperdede izlemeye yaşım yetmese de, çoğu filmini izlemiştim ve bir insan ancak bu kadar efendi olabilirdi. Mağrur bakışı, içten gülümsemesi, bizlerde yer etmiş selamı, doğruluğu, dürüstlüğü özleyen karakteriyle bütün replikleri aklımdan bir bir geçiyordu. Ne diyecektim ben şimdi. Tanışamadığım için büyük pişmanlık duyduğum adam karşımdaydı ve kilitlenmiştim. Hayatından mı başlasaydım? Ama hayatına dair çoğu şeyi araştırıp öğrenmiştim. Buldum! İstanbul sevdasından konuya girecektim. Söz konusu İstanbul ise ondan daha aşık yoktu yeryüzünde şu memlekete. Aptal Nilay! Adam İstanbul’un en şahane yıllarını yaşamış, güzelliklerini görmüştü. Senin şimdi hayran olduğun havası pis, denizleri çöplü, manzaraları “gökdelen” dedikleri saçma sapan şeylerle bozulmuş İstanbul’u naapsındı? Zaten daha o zaman bile “Ahh ihtiyar medeniyet. Çocuklarına sağlam, yepyeni dünyalar kurmaktan bunca aciz misin? Bizi yabancı diyarlardan getirttiğin süslü yalanlarla mı besleyeceksin?” diyerek dem vurmamış mıydı yozlaşmış medeniyete. Olmazdı. Son günlerde zor zamanlar geçiriyordum. O kasvetli ruh haline bürünmüş, insanlardan kaçarken bir yandan da kendimle cebelleşiyordum. 

“Efkar be abiiycim. Şu yaşta bile peşimizi bırakmıyor görüyor musun?” dedim birden. 

Düşündüm de insan ömrü dediğin sayfalık hikâye, onu da olur olmaz şeylerle karalamak yanlış. Her şeye gülüp geçmek lazım. Onun için sen de gül ama yalancıktan değil. Geçmişi, eskiden olanları, kalbinin sızısını, sevdiğin insanı falan her şeyi boş vererek gülmelisin. Gül hadi, güzel yüzüne gülmek yaraşır hemen şimdi. Bak, bak ben nasıl gülüyorum dünya umurumda değil.” İnce bir gülümseme yerleşti yüzüne o sırada. 

Ağlamaya başlamıştım. Gözyaşlarım yerçekiminin etkisiyle yanaklarımdan süzülüp gidiyordu. Sebepsiz bir ağlayıştı bu. İçten. Mutluluktan belki de bilemiyorum. 

Sus be çocuk, beni de ağlatacaksın!” Titrek bir sesle konuştu karşımda. 

Mırıldanmaya başladı birden. 

Ben seniii unuuutmak içiin seeevmediiim
Güüülmeen ayrılııık demeekmiş biiilmediiim
.” 

Yüzümdeki tebessüm yine beliriverdi. Ben susmuş, onu dinliyordum. “Aşk bu mu? Sevda bu mu? Hayaaat bu muu?” derkenki mutsuz hali hep aynıydı. Nevi şahsına münhasır kişiliğine hüzünlü sesi de pek yakışıyordu. Balıkçı Osman, Turist Ömer, Dalgacı Mahmut, Haşmet İbriktaroğlu, Gönlübol Arif, Ofsayt Osman, Gariban Ali, Ringo Kazım… Hepsi gözümün önünden geçiyordu. Kâh hayata yenik başlayıp ofsayta düşüyor, kâh şarkılardaki menekşe gözlü kadını arıyor, kâh dans edip şarkı söylüyordu. Hepsi içinde ince bir mizah çizgisi taşıyan, kadına karşı her zaman saygılı, efkârı duman, zekâsı yaman birer Sadri Alışık rengiydi. “Şu dari dünyada bir sen olmasan, bir de yüreğim olmasa, sırma kürekli saltanat kayığı gibi yaşayacağım ama işin içine ne çare ki sen girdin mi, marsıktan beter tutuyorum da, kendi dumanımdan kendi gözlerim yaşarıyor, silemiyorum.” cümlesinde hem aşkını hem de çaresizliğini ne de güzel anlatmıştı. “Sokak köpeklerine selam vermek, adam olmaya çeyrek var demektir.” repliğini ise her sokak köpeği gördüğümde hatırlıyordum. Hey yavrum hey! Ne güzel insanlar geçmişti şu dünyadan da bizi sıyırmıştı. Ofsayt Osman arkasında milyonlarca seveniyle beraber kesinlikle o son golü atmıştı. “Bu da mı gol değil be!” serzenişine en güzel cevaptı o: Goool! 

……..

“Hadi uyan! Katıl bizleeree burada tüm dostlaarıııın…”

Alarmın sinir bozucu sesi çalmaya başlamıştı o sırada. Bense kilitlenmiş dilim ve söylemek isteyeceğim onlarca sözle en güzel rüyadan uyanmıştım. Dergiye yazacağım yazıyı fazla düşündüğümden olsa gerek, Sadri Alışık rüyama girmişti. Bu rüyamı da anlatabilirdim yazımda. Unutmadan öğrendiğim bilgileri de not almalıydım. 

“1925 yılında Paşabahçe’de, bahçesinde meyve ağaçları bulunan üç katlı ahşap bir evde dünyaya gelen Mehmet Sadrettin Alışık, tiyatroyla ilk defa Naşit Özcan Tiyatrosu’nda tanışmıştır. Çocukluğunda epey haylaz olan Alışık, üçüncü sınıfta “Adalı Halil” rolüyle ilk başrolünü oynamış, ailesi oyunculuğu istemese de o seçiminde kararlı olmuş ve babasının “İşini elinle değil, canınla yap.” tavsiyesiyle işini canıyla yapmıştır. 1945 yılında “Günahsızlar” filmiyle başlayan sinema kariyerinde hızla yükselmiş, herkesin kalbine dokunan eserleriyle gönüllerde taht kurmuştur. Senaryosunu Attila İlhan’ın yazdığı “Yalnızlar Rıhtımı”nda ise hayatının aşkı Çolpan İlhan’la tanışmış ve o sene evlenmişlerdir. 70 yıllık ömrüne 200’ü aşkın sinema, sayısız şiir, yağlı boya tabloları ve 45’lik taş plaklar sığdırmış, şerefine mütenasip bir hayat yaşamıştır Alışık.” 

Sadri Alışık’ın ağzından çıkan her söz düşündürücü ama en beğendiğimdir benim; 

Hayat demek ölümü beklemek demektir. Az çok, hepimiz yıldızları, ağaçları, işte falanları, filanları göreceğiz, birçok şeyin tadına bakacağız, sonra da ‘Gidiyorum elveda’ şarkısını söyleyeceğiz. Öyle ise; gidenin de, kalanın da gönlü hoş olsun.” 

Selam olsun, İstanbul’un son beyefendisine. 

Nilay KAMAR